Artık Buradayım
•Haziran 5, 2007 • Yorumlar KapalıIntergalactic /mixmastermike @sasquatch festival 27 Mayıs 2007
•Mayıs 31, 2007 • Yorum YapınBeastie Boys konseri yaklaştıkça kendi kendimi gazlamayı sürdürüyorum. En son Sasquatch’te iki ayrı günde verdikleri konserin kayıtları, youtube sağolsun, izlenilebiliyor. Aşağıdaki video, Hazirandaki konsere neden gitmek zorunda olduğumuzu gösterecek anlara sahip. MixMaster Mike’nin kullandığı samplelere dikkat! İnanılmaz bir kayıt. Bu kayıt biletimi bugün almama neden olacak sanırım.
The New Year ve David Bazan 2008′de geri dönüyor
•Mayıs 29, 2007 • Yorum YapınThe New Year ve Pedro the Lion/David Bazan bugünkü müzik beğenimin oluştuğu yılların en başından beri benim için yeri ayrı olan isimler olmuşlardı. Bu özel yerlerini 2008 yılında çıkartacakları albümlerle pekiştireceklerini tahmin ediyorum.
Uzun zamandır Kadane kardeşlerin The New Year‘ı hakkında oradan buradan bilgi kırıntıları bulmaya çalışıyordum. En son 2004 yılında yayınladıkları The End is Near albümünden bu yana nerdeyse sesleri solukları çıkmıyordu. En sonunda dün gece, 2008 yılı ortalarında yeni bir albüm çıkarmayı planladıklanı öğrendim. Hatta bir kaç ay öncesinde Touch & Go‘nun 25. yıl şerefine düzenlediği festival dahilinde verdikleri konserin ful setinin kaydını da buldum. Araya MMV adında yeni bir şarkı da sıkıştırmışlar. Kayıtlar harika olmadığından şarkı çok net anlaşılmıyor ama klasik Kadane/Bedhead havasının olduğu kesin. MMV (live).mp3
Bakalım Matt Kadane, Bubba Kadane, Mike Donofrio, Peter Schmidt, Chris Brokaw ve Josh McKay, kısacası The New Year, önümüzdeki dönemde nasıl bir albüm oluşturacak…
Öte yandan Pedro the Lion 2006 yılında dağıldıklarını açıkladıktan sonra grupla özdeşleştirilebilecek olan David Bazan solo hayatına başlamıştı. O da geçenlerde Somerville’de bir konser vermiş. Setinde Radiohead’in Let Down cover’i da bulunmakta. david bazan – let down (radiohead).mp3
2006 yılında Fewer Moving Parts isimli çok şarkılı bir EP çıkaran Bazan, Barsuk‘tan 2008 yılında yeni bir albüm çıkarıyor. Bekliyoruz.
the new year – chinese handcuffs.mp3
the new year – gasoline.mp3
pedro the lion – big trucks.mp3
pedro the lion – slow and steady wins the race.mp3
david bazan – backwoods nation.mp3
the new year.net
touch & go records
david bazan.com
barsuk records
I love this life, i love this universe
•Mayıs 24, 2007 • Yorum Yapın
Bu hayattan ve bu evrenden nefret etmek için çok fazla sebep var. Hatta nefret etmek, bir çoğumuz için sevmekten çok daha kolay. Ancak şarkının sonundaki “you are my life, you are my universe” sözleri, parçanın ortalarındaki “forget this life forget this universe” sözlerine sanırım en iyi açıklamayı yapıyor.
Metasciences’in Four-color love story adlı tek bir şarkısı beni hapsetmeye yetmişti. Bugün albümün tüm şarkılarının linklerini buldum. Tamamını dinledikten sonra bu müzik beni daha da etkiledi. Son dönemde karşıma çıkmış en güzel albümlerden biri.
Pek araştırmadım ama sanırım 2 kişiden oluşuyor Metasciences. En azından birbirine aşık oldukları çok belli olan 2 kişi var vokallerde. Kayıtlar oldukça yalın ve basit. Evens‘in sevimli hali gibi. Biraz da sevgili Orouni‘yi andırıyor. Şarkı sözlerinde dünyada, çevremizde, iki insan arasında olan şeylerden bahsederken çizgi roman kahramanlarına da gönderme yaptıkları dikkatimi çekti. Daha fazla bilgi bulduğum zaman buraya eklemeye çalışıcam. Ama önemli olan müzik ve o da aşağıda. (İşaretli olanlar benim öncelikle tavsiye ettiklerimdir.)
Ek: Ruth Barabe ve Daniel Kibbelsmith imiş isimleri.
01 – up north.mp3
*02 – four-color love story.mp3
*03 – brain brigade.mp3
04 – the porch swing.mp3
05 – weary workers project.mp3
*06 – afroidioactive.mp3
07 – high noon.mp3
08 – animal war of 1979.mp3
09 – bang bang.mp3
10 – tivo the revolution.mp3
11 – okay.mp3
*12 – the pennsylvanian era.mp3
13 – the ship we sail.mp3
Julian Nation-al Anthem
•Mayıs 24, 2007 • Yorum Yapın
Julian çok küçükken başlamış müzikle uğraşmaya. 16 yaşlarında çıkarmış basit, akıcı, melodik ve kısacık şarkılardan oluşan ilk albümünü. Dün ilk kez dinleme fırsatı buldum. Pek bilinmiyor kendisi. Albümü bulmam zor oldu. Eğer akşamdan kalma bir halde değilse, insan vücudunun cumartesi ya da pazar sabahları, kahvaltısını hazırlarken, daha ekmek kızarmadan iki dakkada dinlenebilecek bir albüm. Gözle görülüp görülemeyeceğinden emin olmasam da psikolojik olarak yüzde bir gülümseme yaratacak etkiye sahip bir müzik Julian Nation müziği. Son derece yalın, enstrumanların ve bütün notaların çok net duyulabileceği, ucundan da olsa Belle & Sebastian havasını kapmış, pony-up vari bir müzik. İlerleyen yılları bekleyelim, Julian’ın önünde nasıl bir yol var hep birlikte görürüz.
Yeni Beastie Boys Şarkıları
•Mayıs 23, 2007 • 2 YorumBeastie Boys’un yeni albümlerinde MixMaster Mike‘nin yer almadığını duymuştum. Grup yıllar sonra komple enstrumantal bir albüm yapma kararı almıştı… Bu albüme ait olup olmadıkları henüz kesin olmasa da iki yeni Beastie Boys şarkısının videoları yayınlandı. Haziran ayındaki konserden önce insanı heyecanlandıracak cinsten şarkılar…
the Rat Cage:
the rat cage.mp3
Off the Grid:
Four-Color Love Story
•Mayıs 22, 2007 • Yorum Yapın“…I may go out every night and risk my life for strangers, but you’re the only girl I’ll ever love…”
download
nefis bir şarkı…
19.05.07 itibariyle
•Mayıs 19, 2007 • 1 YorumDün girdiğim sınav, belki de girdiğim son vize sınavıydı. Okul iki ay sonra bitiyor. Pek güzel bir his olmasa da üniversite yıllarının son bulması, şu an duygusallaşmaya gerek yok. Finallere kadar kısa bir süreliğine yoğun olmayacağımdan biraz müzik keşfi yapabilirim sanırım. Dave Derby diye bir elemana rastladım. Ne kadar biliniyor, neyin nesidir pek bilmiyorum ama “I use the soap” adlı şarkısı hoşuma gitti. Şarkı aşağıda. Ama diğer şarkıları hayal kırıklığı yarattı. Bunun dışında, Belçikalı Madensuyu‘nun albümünü almak istemiştim, 15 € fiyat biçmişler, şimdilik uzak kalsın dedim mecburen. O paraya ebay’dan iki-üç tane az kullanılmış albüm alabilirim. A, B, C gibi enteresan ve ucuz sayılabiliecek alternatifler var. Bir bakıyım…
1 saat sonra da FA Cup finali başlayacak. United! United!… Kendi ligimizde berbat futbola alışmış gözlerimiz biraz şenlensin.
Bir iki de şarkı koyalım alt tarafa, kulaklar şenlensin…
voxtrot – silence is a burden.mp3
stephen malkmus – verlaine/verlagne.mp3
christiana rosenvinge – king size.mp3
dave derby – i use the soap.mp3
the fa cup.com
madensuyu.be
ebay.com
dave derby.com
manutd.com
bonus
Chris Brokaw
•Mayıs 9, 2007 • 4 Yorum
Hiç de azımsanmayacak güzellikteki vokal ve davul katkısının yanında, son derece melodik, canlı, akıcı ve akılcı çaldığı gitar, Chris Brokaw ismini burada anmama sebep oldu.
Müziğe davul çalarak başlayan Chris Brokaw, New York’un ve SubPop‘un nefis gruplarından Codeine‘i Stephen Immerwahr ve John Engle ile kurup grubun ilk bir kaç albümünde yer almıştı. Codeine ile çalışmaya devam ederken, 1990 yılında Come grubunu kurdu. Thalia Zedek, Arthur Johnson ve Sean O’Brein ile birlikte kurdukları Come, Chris Brokaw için ana enstrumanın gitar olmasının başlangıcıdır. Brokaw’ın 1992 yılında ayrılmasıyla birlikte Codeine kaybederken, ilk Come albümü raflardaki yerini almıştı. Bir çok kişi için 90′ların en etkileyeci ve en özgün gruplarından biri olmuş Come, Gently, Down the Stream albümünün ardından Zedek ve Brokaw’ın ayrı yollardan gitmeye karar vermesiyle dağıldı. O zamana kadar Fifty Bucks, Jumbo, Karate ve Pullman gibi gruplarla çalışmış ya da içinde yer almış Brokawi daha sonra Consonant, Rosa Chance Well, ve tabii ki the New Year gruplarında farklı görevler almaya başladı. Consonant gibilerinde gitar ve vokallerde yer alırken, the New Year’da ise davul çalmakta. Solo çalışmalara başlamasıyla birlikte, one man band Brokaw ağırlıklı olarak enstrumantal şarkılar yapmayı tercih etse de, her bir yeni albümünde sesini duyabildiğimiz şarkı sayısı artıyor. Hiç de fena olmuyor doğrusu. 2002 yılında çıkardığı Red Cities albümündeki Shadows, 2003 yılının Wandaring as Water albümünden Cranberries, My Idea ve Bricks şarkıları benim için Chris Brokaw’ın solo çalışmalarını sürdürmesinin zorunlu olduğunu gösteren en güzel şeylerdir. Genellikle sert ve net tablolar çizen Brokaw, müziği gerçekten sevdiğini ve bildiğini gösteren az sayıdaki insandan biri olarak benim için önemini korumaya devam edecek.
Johnny, yat da uyu lütfen!
•Mayıs 8, 2007 • 1 YorumRadiohead‘in bu yılın sonunda çıkacak albümlerinden midir bilmiyorum ama ara ara RH heyecanı sarıyor beni. Go to Sleep‘in bu videosunu açarken çok değişik bir beklenti içinde değildim. Fakat şarkının bitimine yakın giren Johnny Greenwood solosu olayı çığrından çıkarttı. Muhteşem. Yeni Radiohead albümüne aşırı beklentisizlikle yaklaşan bir yığın insan var. Son HTTT albümü buna çok fazla katkı sağlamıştı. Bence Radiohead sadece Johnny’nin bu tip rahatsız sololarından oluşan bir albüm bile yapsa mükemmel olur. Warp ile de anlaşırdı. Zaten şu an boştalar.
Gerçek dünyaya dönersek, bir çokları için Radiohead, Kid A ile birlikte anlam değiştirmişti. Bu kişilerin büyük çoğunluğu Kid A öncesi dönemin Radiohead’ini seven, her Radiohead şarkısında aşka dair hisler aramakta olan ve kendini öyle hissettiren bir grup. Geriye kalan azınlığı ise Kid A albümünü tepe noktası ilan edip, “ben bunu gördüm, başka bir şey görmeme gerek yok” diyen güzel sevilesi insanlar oluşturuyor. Neyse…
Art:PartTwo… 115 Digital Art
•Mayıs 7, 2007 • 4 Yorum
Tartışmasız, güncel sanatın en önemli ve büyüyen alanlarından biri olan dijital sanatı insanlara sunmak ve desteklemek üzere gerçekleşen 115DigitalArtGallery‘nin ilk etkinliği Art:PartTwo geçtiğimiz günlerde Bükreş’te başladı.Kendileri, amaçlarını dünyanın dört bir yanından yeni yetenekler keşfetmek ve yarının klasiklerini bulmak olarak tanımlamışlar. Belirli bir teması olmayan bu etkinlikte 34 farklı ülkeden, 91 sanatçının toplamda 115 çalışması sergilenmekte. Ne güzeldir ki, bu 115 eser arasında benim de BloodySun adlı çalışmam sergilenmeye layık görülmüştü. Bükreş’e gidemediğim için galerinin ve diğer çalışmaların nasıl olduğunu merak ediyordum ve sonunda galerinin fotoğraflarını internete yükledikleri için neyin nasıl olduğunu görebildim. Gayet şık ve sevimli gözüküyor. Şimdi geriye Art:PartTwo katalogunu edinmek kaldı.
Daha fazla bilgi 115.ro sitesinde.

Kartal Gol Gol Gol…
•Mayıs 6, 2007 • 1 Yorum
Bir yaz günüydü adeta. Camdan kafamı dışarı çıkardığımda yüksek nemi hissetmemek mümkün değildi. Üstelik henüz öğlen bile olmamıştı. Bu tip havalarda ahşap doğramayı oldukça aratan, beyaz plastik çerçeveli pencereyi kapadıktan sonra kahvaltı için ne yiyeceğimi düşünmeye başladım. Hava zaten son derece sıcaktı ve benim canımı sıkmayacak şeyler yemeye ihtiyacım vardı. Sonuç olarak kornflakes yapıp müziğimi açtım. Patrick Wolf’un son albümüydü. Overture şarkısıyla birlikte benim de günüm başladı. Albümü dinlerken arkamdaki televizyonda spor haberlerinin bütün kanalları kapladığı hissediliyordu. Bir kulağım da oradaydı. Gün büyük gündü.
Başından beri pek bir şey sergilemediğimiz bir sezonun içindeydik. Sonunda zafere ulaşsak çok da haketmediğimiz söylenebilirdi. Ancak kim hakediyor ki? Çok büyük umutsuzlukların ardından çıkan “acaba olur mu?” sorusu tabii ki Beşiktaşın şampiyon olup olamayacağı hakkındaydı. Son maçların ardından lider Fenerbahçe ile olan puan farkı 2′ye inmişti ve kendi sahamızda onları ağırlayacaktık. Her şey çok güzel değildi belki, ama kazanmamamız için de pek neden yoktu. Maç saat akşam 9′daydı. Kuzen ve arkadaşla saat 5-6 gibi Beşiktaş’ta buluşmayı planlamıştık. Artık bekleme zamanı başlamıştı.
O gün İngiltere’de de City-United maçı vardı ve aynı bizimkisi gibi o da şampiyonluğu yakından ilgilendiren bir maçtı. United’in maçı tek golle kazanması beni mutlu etmişti. Gün güzel başlamıştı ve böyle devam etmeliydi. Saat 4′e geliyordu ve o an için aklımda tek bir soru vardı. Formanın içine tişört giymeli miyim? Hava zaten sıcaktı ve sentetik vb. olan forma beni pişirebilirdi. Bu sorunu da atlattıktan sonra önce Taksim’e, oradan da Beşiktaş’a yol aldım. Kuzen meşhur Şöhretler Köftecisi’ndeydi. Ben de hemen oraya gittim. Maçtan önce karnımı duvarları Beşiktaşın eski futbolcularının resimleriyle dolu Şöhretler’de doyurmaktan daha güzel ne olabilirdi ki? Biz köfteleri beklerken abim de eve gitmeden önce Beşiktaş’a gelip bizim yanımıza uğramak istemiş. Her yer siyah beyazdı, her yer Beşiktaştı. Kendisi galatasaraylıydı ama o coşkuyu görünce Beşiktaşı hemen pas geçemedi. Köfteleri yedikten sonra Çarşı’nın yanındaki Üçler marketten biralarımızı aldık ve Beşiktaş Çarşı’sının önündeki, maç günleri taraftarlarla dolup taşan, sağ tarafında Kazan, sol tarafında cami, dip tarafında kız kur’an kursu bulunduran boşluğa yürüdük. Gün, diğer günlerden farklıydı. Beşiktaşlılar daha bir heyecanlıydı ve bu da tüketilen alkol oranını doğrudan etkilemişti. Ağaç altlarında öğlen saatlerinde kurulmuş çilingir sofraları, açılan yeni rakılar, gelen giden paket paket biralar… Herkesin kafası güzeldi. Bir çokları yadırgayabilir ama bu Beşiktaş taraftarıydı. Güzeldi. Yakılan meşalelerin, söylenen tezahuratların ve şarkıların arasında kendi kendime dedim; bu taraftar bu akşam üzülmemeliydi.
Saat 7 gibi stada yürümeye başladık. Dolmabahçe’den geçip stada yaklaşırken yüzüme çarpan rüzgarda deniz kokusunu hissedebiliyordum. ‘Emret! Yaparım’ların arasından geçip gişelere yaklaşırken yanımdaki mavi çakmağı bir şekilde saklamaya çalıştım. İçeri çakmak vb. şeylerin yanı sıra bozuk para da alınmıyordu aslında ama komiktir, içeride su aldığında para üstünü bozuk para olarak veriyorlar. Neyse ki çakmağı içeri sokmayı başarmıştım. Sıkıntıdan içilen sigaraları yakmak için gerekliydi o çakmak.
Sezonluk kombine biletimiz vardı fakat burası da Türkiye’ydi. Oturacak koltuk bulamamış, merdivenlerde sıkışık bir vaziyette maç anını beklemeye başlamıştık. Sabahtan beri devam eden bekleme sürecinin en son anlarıydı artık bunlar. Arkamda deri ceketli, 20′li yaşlarının sonlarında biri vardı. Önceki saatlerde içtiği içkiden olsa gerek, nerdeyse ayakta duramayacak haldeydi. Kaymıştı. Stad ışıklarından her biri komple yandığında takımlar ısınmak için sahaya çoktan çıkmıştı. Her maçta yaptığımız gibi ısınma düzenine bakarak ilk onbiri tahmin etmeye çalıştık. Daha sonra futbolcular içeri girdiler ve yavaş yavaş nefesler tutulmaya başlamıştı.
Maçın başlamasından yaklaşık 10 dakika sonra golü yemiştik. Şok etkisi yarattığı tartışılmaz. İnönü’nün tribünlerinden teker teker dumanlar yükseliyordu. Bu dumanlar dakikalar geçtiğinde arttı. İlk yarının bitmesiyle birlikte tavan yaptı. Umutsuz olmanın, kötü hissetmenin dumanıydı bunlar. Yanan bir şey yoktu, izmaritleriyle merdivenleri dolduran sigaralardan başka. Maça sokabildiğim çakmak bu dumana benim de kendimce bir katkı yapmamı sağladı. İkinci yarıya fırtına gibi başladıysak da, baskı kursak da gol atmayı başaramamıştık. Bütün sezon boyunca “kartal gol gol gol” diye bağıran Çarşı bile gerçek gücünü gösterememişti her ne kadar maç boyu susmasalar da. Evet maçı da şampiyonluğu da elimizle Fenerbahçeye vermiştik. Maçın bitimiyle birlikte bacaklarımdaki yorgunluğu sonuna kadar hissetmeye başladım. Dolmabahçe Sarayı’nın duvarlarından birinin kenarına oturup biraz dinlendikten sonra kafamdaki tek şey bir an önce eve dönüp bu akşamı unutturacak bir şeyler yapmaktı. Bir film izleyebilirdim diye düşündüm. Oysa maçtan önce maçı kazandığımız takdirde sabaha kadar eğlenebilirim diye düşünüyordum.
Eve dönmüştüm. Müziğimi açtım. Ayaklarımı soğuk suyun içinde tuttum. Çok yorgun hissediyordum. Üzülmemeliydim. Üzüldüm. Beşiktaşlıyım sonuçta.
SM, the Jicks ve Pitchfork Festivali
•Mayıs 2, 2007 • Yorum Yapın
“hello maiden voyagers, welcome to the slightly understylized home of the modern up-to-date yesterday’s children:THE JICKS we are currently in a heated contract dispute, concerning the REINVENTION of this website. Ive been informed its time for a CHANGE, and… GOOD changes are GOOD. So you might see a new thing or two on here. DOnt worry we wont go all radiohead on your ass. itll still be about words more then wormholes and secret clicksss so bait your breath, its on the event horizon”
Evet… Stephen Malkmus and the Jicks’in sitesinde gizli sayılabilecek bir yere böyle bir not düşmüşler. Akşamıma neşe kattı nedense. Sonra SM’imiz neler yapıyormuş diye baktım ve daha da mutlu oldum. Steve ve Jicks stüdyoya girmişler ve yeni albüm için kayıtlara başlamışlar. Steve albümün %63′ünün bittiğini belirtirken şu sıralar 64 ya da 65 olmuş olabilir. Stüdyo dedim ama aslında bir dağ evi desem daha doğru olur. Alt tarafa bir iki resim yerleştirelim..
Temmuz ayının ortasında düzenlenecek olan Pitchfork Müzik Festivali’nin üçüncü gününde New Pornographers, Sea and Cake ve Of Montreal gibi grupların yanında Stephen Malkmus da yer alıyor. Ama the Jicks olmadan. SM Solo desek yeridir. Orada olmak vardı…
us.mp3
baby c’mon.mp3
(do not feed the) oyster.mp3
stephen malkmus.com
radiohead.com
pitchfork usic festival.com
Beastie Boys A Capella
•Mayıs 2, 2007 • Yorum Yapın
Ne zamandan beri var bilmiyorum ama yeni albümlerini hemen hemen tamamladıklarını duyduğum Beastie Boys’un sitesine girdiğimde “A Capellas!!! Remix” linkini gördüm. Girdiğimde ise ilgilenenlerin ya da Beastie Boys sevenlerin değerli bulabileceği mini arşivi farkettim. 30 küsür kadar klasik Beastie Boys şarkısının a capellaları remix’lenmek üzere öylece duruyor. Maalesef Sabotage yok. Her neyse… İşte sayfanın linki; a capellas!!!
Fuck… Pardon my French
•Mayıs 2, 2007 • 3 Yorum
Kaliforniya’lı 4 şahsın 1994 yılında kurduğu Fuck, her şeyiyle bir amerikan indie rock grubudur. 1997 yılında Matador Records ile anlaşmadan önce 3 albüm çıkaran grubun müziği Bedhead dinginliğin yanında, insanın içini daha az burkan, biraz daha güneşli melodilere sahip. 1997′de Matador’dan çıkan Pardon My French albümü başlangıç için iyi olabilir. Bu albümde de kimi 2 dakika civarında olan çok sayıda şarkı yer alıyor. Matador’dan çıkan 2 albümün ardından, Julie’s Haircut ve Piano Magic gibi gruplarla da çalışan İtalyan Homesleep Records ile anlaşan grup burada da 2 albüm çıkardıktan sonra 2003 yılında, benim de en sevdiğim albümleri olan Those Are Not My Bongos‘u bizlere sundular. Bu albüm şimdilik son Fuck albümüdür ve grubun gittikçe ağırlaştığının ve güzelleştiğinin göstergelerindendir. Kimlere tavsiye edilir? Silwer Jews, Pavement, Bedhead, Yo La Tengo sevenlere. Fuck zaten zamanında bir Pavement tribute albümü olan Everything’s Ending Here‘de Heaven is a Truck şarkısıyla karşımıza çıkmıştır.
no longer whistler’s dream dat.mp3
fuck motel.mp3
how to say.mp3
le serpent.mp3
fuck web
smells like records.com
homesleep records.com
matador records.com
Jolie Holland
•Mayıs 1, 2007 • 2 Yorum
Houston, Teksas’ta büyümüş olan Jolie, bizlere bugünün içinde eski günleri yaşatıyor. Kimi zaman yaşadığı yerin seslerini ve hislerini oldukça güzel melodilerle sunsa da, Jolie Holland’ın bugüne kadarki albümleri çoğu Teksas’lı olduğunu hiç belli etmeyen, sıcak caz şarkılarından oluşuyor. Puslu, sakin, hüzünlü ama bulutların arasından ortaya çıkan güneş misali zaman zaman mutlu bir sese sahip Jolie 2003 yılından bu yana 3 albüm ortaya çıkardı.
İlk albüm Catalpa ve son albüm Springtime Can Kill You‘da blues ve country havası, ara albüm olan Escondida‘ya göre daha yoğun olarak hissedilebiliyor. Escondida ise Billie Holiday güzelliğini andıran bir albüm. Benim de favori albümüm bu albüm. Old Fashion Morphine ve Damn Shame dikkat çeken şarkılardan. Springtime Can Kill You’da ise açılış ve kapanış şarkıları kesinlikle harika. Mexican Blue kulaklığı taktından sonra arkaya yaslanıp onlarca kez dinlenebilecek türden bir şarkı.
Houston’dan ayrıldıktan sonra Batı ve Kuzeybatı Amerika’yı mesken eden Jolie Holland eminim soğuk ve yalnız gecelerde insanın içini ısıtmaya devam edecektir.
springtime can kill you.mp3
crazy dreams.mp3
Autumns, Autumns ve Jeff Buckley
•Mayıs 1, 2007 • 3 Yorum
Eski şarkılarını dinlemiş, kurcalamış olanlar bilir; shoegaze gibi, hafiften dream pop bir müziktir the Autumns‘un müziği. Ama 2004 yılında yayınladıkları, kendileriyle aynı adı taşıyan albümde durum biraz farklı. Melodik anlamda da, enstrumantal anlamda da farklılaşmalar olmasına rağmen esas fark vokalde gibi geliyor bana. Matthew Kelly’in sesi bir çok şarkının bir çok yerinde bana “Jeff Buckley’e ne kadar da benziyor” dedirtiyor. Desole, Cattleys ve özellikle Every Sunday Sky… Every Sunday Sky, girişiyle birlikte bir Jeff Buckley albümüne konulsa hemen hemen sırıtmayacak bir şarkı görünümünde.
Sonuç olarak, Jeff Buckley seven bireyler çok sıkıldıklarında bu albümü bir şekilde dinleyebilirler. Vakit kaybı olmaz. Daha önceki Autumns şarkıları ise herkese önerilmez. Ama Suicide at Strell Park ep’sinin ikinci şarkısı olan Apple’yi Smiths veya Teenage Fanclub seven sever derim.
Bu arada grup websayfalarından dördüncü albümlerini tamamladıklarına dair bir duyuru yaparken albümün adı ya da ne zaman dinleyiciye sunulacağı konusunda pek fazla şey söylememiş. Ancak Mayıs ya da Haziranda çıkması muhtemel.
Böyle kal Clientele
•Mayıs 1, 2007 • 3 Yorum
The Clientele… İnsanların üzerinde ağır ağır ilerleyen, kimi zaman da üstüne çöken melankolinin ve eşine pek fazla yerde rastlanılmayacak melodilerin yoğunlaştığı bir bulut gibi adeta. Öyle ki, cızırtılı, evde kaydedilmişcesine ses kalitesi düşük şarkıları ve Alasdair Maclaen’in hüzün ve mutluluk ile karışmış, saatlerce söylese bile kendisinin yorulmayacağını düşünmemezi sağlayan rahat vokalleri bir çok kişi için the Clientele’nin eşşiz olmasının en bariz nedenlerinden. 1997 yılında Hampshire’da kurulmuş, daha sonra çalışmalarını Londra’da sürdürmeye başlamış olan the Clientele’nin davullarda Mark Keen, Basist James Hornsey ve gitar ve vokallerde Alasdair Maclean’den oluşan çekirdek kadrosuna son olarak çaldığı melodiler ve güzelliğiyle gayet hoş bir hava katan Mel Draisey’i de katıldı.
İlk ve belki de en güzel albümleri olan Suburban Light’ı yayınlamadan ve grup bugünkü kadrosuna kavuşmadan önce, 1991-96 yılları arasında, daha sonra The Relict’i kurmak amacıyla gruptan ayrılacak olan Innes Phillips ile birlikte, the Clientele o günlerde bugün bizlerin bildiği “clientele-vari” müziği oluşturma çabasındaydı. Kendileri 16 yaşlarında yaptıkları müzik ile bugün yaptıkları arasında çok büyük farklar olmadığını düşünüyor. Bu dönemi Hampshire’da geçiren grup elemanları 1997’e doğru Londra’ya yerleştiler.
Gruba bir isim vermeleri ise farklı bir hikaye. İlk başlarda 3 farklı isim etrafında dönerlerken bunlar arasında the butterfly collectors isminde karar kılacaklarmış fakat çevrelerindeki insanlar bunun biraz fazla “indie” kaçıcağını belirtmişler. Daha sonra Alasdair’in o zamanki kız arkadaşı the clientele ismini önermiş. Neden diye sorulduğunda da bu ismin Alasdair gibi gösterişli fakat bir o kadar da döküntü olduğunu söylemiş.
Bir çok açıdan sürrealist ve hayalperest olan ve bunu şarkı sözlerine sonuna kadar yansıtan the Clientele, 2000 yılında ilk albümleri olan Suburban Light’ı çıkardı. İçinde bir tane bile boş şarkı olmayan bu albüm, aslında kült mertebesini zorlayan bir yapıya sahiptir. Lo-fi durumu yakın dönemde en iyi ifade etmiş bir albümdür ve bir İngiliz grubunun, daha da önemlisi the Clientele gibi alışılagelmiş lo-fi gruplarından farklı bir grubun böyle bir albümü yapması durumu daha da zevkli kılıyor. Bununla birlikte, sen eğer the Clientele’i ilk kez bu albümle dinler ve seversen, aldığın tadı çok az keşif veya ‘ilk dinleyiş’lerinle kıyaslayabilirsin. Rain, reflections after jane, joseph cornell, what goes up ve five day morning gibi tapılası şarkıların bulunduğu bu albüm ilk olarak Pointy Records etiketi altında çıkmıştır. Daha sonra bağımsız müziğin önemli plak şirketlerinden Merge ile anlaşan grup, kısa zamanda Amerika’da sadık bir dinleyici kitlesi yaratmayı başarmıştır (her ne kadar amerikalıların grubun ismini telaffuz edişi ingilizlerden biraz farklı olsa da grup elemanlarının durumdan memnun olduğu kesindir).
Ardından, 2003 yılına geldiğimizde grup The Violet Hour albümünü piyasaya çıkarmıştı. İlk albümlerine kıyasla daha fazla enstrumantal kaygı taşır gibi gözüken fakat aynı kirlilikte bir kayıt kalitesine sahip olan bu albüm, grup için bugün müzikal açıdan geldikleri noktaya baktığımda tutarlı bir çizginin oluşmasına yardım etmiştir diyebilirim. Albüme ismini veren şarkının yanında, single şarkıları olan house on fire, when you and i were young, everybody’s gone ve haunted melody gibi melodik ve melankolik şarkılar albümün en iyi şarkılarından.
İki yıl sonra üçüncü albümleri olan Strange Geometry‘i çıkaran grup, bu albüm ile birlikte ayrı bir popülarite kazandı. Çok büyük bir popülarite denilemez fakat önceki albümlerinden çok daha fazla indie pop’umsu ve kayıt açısından temiz olan bu albüm, grup elemanlarının konu olduğu makale, röportaj vb şeylerin sayısını oldukça arttırmıştır. Aynı yıl içerisinde tur sırasında ve kendi websayfalarından dağıtılmak amacıyla çıkartıkları It’s Art, Dad albümü ise bizlere çok farklı bir lezzet tatma şansı verdi. Bu albüm 1991-96 arası dönemde, yani the Clientele adını almadan önceki dönemde yaptıkları ve grup son şeklini alıp Londra’ya gitmeden kısa bir süre önce unutulmuş kayıtlardan oluşuyor.
Strange Geometry, grup için belli bir olgunlaşma sürecinde yapılması gereken bir albümdü. Aralarında benim de olduğum bir çok dinleyeni bir başka reflections after jane, bir başka Suburban Light bekliyordu ama grup o albümün geride kaldığını ve bir daha öyle bir şeyin ortaya çıkmasının pek olası olmadığını dile getiryordu. Albüm belki biraz fazla indie pop idi. Belki melodiler eskisi gibi bizi alıp götürmüyordu. Kayıtlar da artık çok daha temizdi. Bu olgunlaşma sürecinin devamı mı yoksa sonucu mu bilmiyorum ama 2007 yılında dördüncüüye albüm ile the Clientele tekrar karşımıza çıktı. God Save the Clientele isimli albüm belki birden fazla anlamda algılanabilir ama bizler tarafından amin şeklinde karşılanmıştır. Çok rahat bir albüm olduğu daha ilk şarkıdan belli oluyor. “Strangeometry” kaydedilirlerken tam olarak nasıl bir halde olduklarını bilmiyorum ama bunda bir çok şartlanmadan uzaklaştıkları belli oluyor. Bu albümde dikkatimi çeken önemli bir özellik, albümün suburban ya da violet gibi sonbahar şarkılarına ağırlık vermek yerine, daha çok ilkbaharı yakalayan şarkılar gibi durması. Bu açıdan albümün çıkış tarihi pek manidar gözükmüyor. Enstrumantal açıdan önceki albüm ile başlayan şekillenmenin devam ettiği bir çok şarkıda kendini hissettiriyor olsa da bir çok melodi Suburban Light’in güzelliğini animsatmayi da ihmal etmiyor. Ancak Taze üye Mel Draisey’in keman ve diğer yaylılar ile ortaya kattığı hava God Save the Clientele’yi önceki albümlerden daha farklı bir hale getiriyor.
İçine girildikten sonra çıkılması zor dünyasıyla, karizma adına çok fazla öğe barındırmayıp, sıradanlığın etrafında dizilmiş hislerimize duvar pası edasında eşlik eden, kendi halinde ama muazzam sözleriyle ve zaman zaman bu sözlerin akışını bir kenara bırakan ve bizleri şaşırtan melodik iniş-çıkışlarıyla the Clientele gerçekten özel bir gruptur. Kim ne derse desin en güzelinden bir sonbahar grubudur. God Save the Clientele ile içine girdikleri konum, duruş vs. umarım bozulmaz ve beşinci albümde de devam eder.

